28 Şubat 2011 Pazartesi

aman blog canım blog

Üşenmedim, blogumu baştan sona okudum. Güncelleme sıklığı arada soldan gelenlerin periyoduna denk olmakla beraber fena değil diye düşündüm. Beğendim, aferin devam et böyle dedim.

Blog dünyası garip bir dünya. Benim okuduklarım genelde gavurda alim olma hevesiyle bulunan hatun kişilerin kendini birşeye sarmasıyla oluşanlar, bir de beni mühendislik okuduğuma pişman edecek kadar cicili bicili yaratıcı işlerle uğraşanların bloglarıdır. Kimisini hırslı ve teşhirci bulurum, arka planda ben yapamadım da ondan mı böyle diyorum diye düşünürüm. Kimisini de alt komşum, oda arkadaşım, ahretliğim olsa da hep görüşsek, yerim ben onu diye okurum, onda da arka planda uzaktan olunca böyle seviyom ama yakına gelince kesin balkabağı hadisesi olur diye düşünüyorum. Anlamadıysanız söyleyim, karmaşık bir insanım.

Blog dünyasının bir cilvesi de memleketimdeki blogsever ve blogyazar hatunların bir şekilde biribirinden haberdar olması, herkesin birbirine blogunun adıyla hitap ettiği bir çeşit mini toplum örneği göstermesi. Bu işin ödülleri, törenleri, buluşmaları, piyasası bile oluşmuş durumda kimi bloglar etrafında.

Ben kendi blogumu daha çok kendimi eyleme amaçlı açmış olup sadece sevdiğim biriki insanı haberdar etmiştim. Daha ilk yazılarda koyduğum fotoğrafın nerde çekildiğini soran, blogumu hayırlayan, ne sıklıkta yazacağımı hevesle beklediğini söyleyen hiç tanımadığım bloggerlar o yüzden şaşırtmış, biraz da durumu idrak etmemi sağlamıştı. Kendini eylemek için seçtiğin ortam internetse, ben sadece içimi dökeceydim diyerek kendini bile kandırmak zor :) İnsan içini dökmek, ama içini dökmenin getireceği sosyal yükü de taşımamak istiyor. Benimki de bloglarda bu türe giriyor sanırsam.

Okuyanlara selam. Yorum bırakmak isterseniz de korkutmuş olmayım sizi, blogumun üstünde yeri var herkesin :)

24 Ocak 2011 Pazartesi

...

Bugün suratsız olmak istiyorum.

Bugün de dahil hergün, suratsız olma özgürlüğünü bana veren insanlar etrafımda olsun istiyorum. Özgürce surat asmak için kimsenin yanından kaçmak zorunda kalmayım, evimin rahatlığında surat asayım istiyorum.

Onlar istemiyor diye surat asmaya ara verdiğim anlarda rahatlayanlar bilmiyorlar düşündüklerinin ben olmadığımı. Özgürce surat asamayınca gerçek gülümsememin iyice rötar yaptığını bilmiyorlar. Onlar şikayet etmesin diye surat asmıyorum, onu gerçek sanıyorlar. Arada bana oluyor birşeyler, bilmiyorlar.

25 Kasım 2010 Perşembe

sürpriz gökkuşağı



İş güç falan fıstık derken griye boyanmış iç dünyamla yağmur altında birşeyler yemeye gittiğim kadim mekan kantinden çıktığımda hem içim parlak turuncuya boyanmıştı hem de güneş. İşi gücü hale yola koymak falan değil insana iyi gelen her zaman. Benim reçete baki: İki çift göz, iki satır laf.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Ezgi ve Kavramlar

Bu ara Ezgi'den gidiyoruz.

Arkadaşımın düğününe gitmeye hazırlanırken Ezgi'yle aramda geçen konuşma..
Ben: Hay Allah, bu çorap kaçmış.
Ezgi: Halaaaa, n'olmuş çoyabına?
B: Çorabım kaçmış Ezgicim.
E: Neyeye kaçmış?

Havaların erken soğumasından şikayet eden annemle Ezgi arasında geçen konuşma..
Annem: Kış geldiverdi birden.
Ezgi: Babanne, ne gelmiş?
A: Kış gelmiş annem.
E: Bize mi gelmiş?

Ayaklarımı inceleyen Ezgi'yle aramda geçen konuşma..
E: Halaaa, senin ayakların çok büyük.
B: Seninkiler de öyle olacak Ezgicim.
E: Ben de mi hala olcam?

8 Ekim 2010 Cuma

Ezgi'ye..

Büyüyünce sen sorsan da sormasan da senle olan pek çok anımı anlatacağım sana. İlki senin doğduğunu öğrendiğim geceyle ilgili olacak. Gecenin 10'unda yurt danışmasında çamaşır sırası beklerken telefonun çalmasını, henüz konuşmuş olduğum babaannenin tekrar arıyor olduğunu görünce acaba ne unuttu diye düşünüşümü, "Ezgi geldiii!" diyince attığım çığlığı bir bir tarif edeceğim sana. Önce çamasır sırasındaki, sonra da telefon rehberindeki herkesi doğumundan haberdar edişim ve o gece kalkacak ilk otobüsle seni görmeye gelmeyi düşünmem de eksik kalmayacak. Henüz bir saatlikken babanın gönderdiği fotoğraflara bakıp, o ana kadar olmayan birinin bir anda oluvermesine şahit olmanın şaşkınlığını da atlamayacağım. Bütün bunları sadece benden duymazsın belki de, şahitleri var bu anıların. Uzaklardan büyümeni nasıl takip ettiğimi, uzaklıklar kısalınca hayatımda tuttuğun yeri, her biri farklı şehirlere kısmet olan ilk doğumgünlerini de sadece benden duymayacaksın muhtemelen. Fotoğraflara bakıp anıları dinledikçe sen de sormak isteyeceksin belki, hatırladığım sürece hepsini anlatacağım, belki sen sordukça hatırladıklarımı farketmediklerim bir bir aklıma gelecek ve ben de şaşıracağım. O kadar çok çocukluk fotoğrafın olmasından sorumlu olmaktan hep memnun olacağım. Senin hikayelerini dinlemek ve her yeni fotoğrafını görmek zorunda kalan arkadaşlarımla karşılaşman beni biraz utandıracak ama gizli bir sevinç de duyacağım, sevildiğini bilmeni sağlayacak ve bu ömür boyu sana iyi gelecek diye.

Sana sadece benim anlatabileceğim bir anımız da olacak, bu sabah yaşadığımız. Bu sabah, muhtemelen ilerde gülüp geçeceğim bir sürü şey düşünerek uykusuz geçirdiğim gecenin sabahında sen yattığım odaya geldin. L'sini hala Y'ye yakın söylediğin "halaaa"yı başına koyduğun bir günaydın cümlesi kurup kucağıma yerleştin. Ben bu sabah sıkıntımın tesellisini senin daha 3 yılı tamamlamamış vücuduna sarılmakta buldum. Ben sana bu sabah sevdiğin birini nasıl teselli edeceğini kendimce öğrettim.

"Beni seviyor musun Ezgicim?"
"Seviyommm"
"Hadi sarıl bakalım halana, seni çok seviyorum de"
"Halacım seni çok seviyoğum"
"Üzülme halacım, hepsi geçer de"
"Üjülme halacım, hepsi geçeeğ"

17 Eylül 2010 Cuma

bugün neler öğrendim

İçine kapanmak evdeki ekmek, tuz gibi değil de eve ara sıra giren bir paket tatlı gibi olmalıymış. Her gün eve girerse bayacağı unutulmamalıymış. Sevdiklerine seni tanımaları için yardım etmezsen, tanımadıkları için üzülünce de üzüldüğünü anlamazlarmış. Başlangıcını unutacağın kadar uzun süre boyunca kendini kapatırsan, açtığın ilk zamanlar sıkıntılı geçermiş. Gözünü alan gün ışığına alışmak kadar geçecek süreye de bir zahmet katlanmak gerekirmiş.

not: Kendi kalemime güvenemeyip google efendide "bir dosta açılmak" diye aratıp edebi metinler bulmayı beklerken, bütün sonuçlar bilgisayarı DOStan nasıl açacağımla ilgili çıkınca iş başa düştü. Bu arada alemdeki tek duygusal ben miyim diye de düşünmedim değil.

16 Eylül 2010 Perşembe

2010 FIBA Dünya Basketbol şampiyonasında etrafımdaki dalgaya kapılarak bizim takımın çıktığı her maçı seyrettim. Mağlubiyetsiz ilerledikçe mutlu oldum, yarıfinalde ömrüm yarılandı, finali ne sen sor ne ben söyleyim. Şampiyona bitip de "Alışmıştık ya, keşke seyredecek başka maçlar olsa. Dur bakalım lig ne zaman başlıyor?" demeye başlayınca bir deja-vu hissiyle kendimi ergen zamanlarımda buldum.


Tee yıllar önce, orta sondayken (o zamanlar orta var daha) gene böyle bir basketbol takibi dönemi yaşamıştım. Kendimden beklenmeyen bir şekilde bütün ligi takip etmiş, istatistiklerden anlar olmuş, oyunculara kendi çapımda notlar verip gelecekleri hakkında yorumlar yapmıştım (Bu arada o zamanlar genç olan oyunculardan iyi yorum alanların hepsini şampiyonada gördüğümü söylemem lazım. Tabi bunun yanında ilk defa şampiyonada gördüğüm oyunculardan yeni bir turnuva bile düzenlenebilir). Üstelik o dönemde milli takımın katıldığı bir şampiyona falan da yoktu, kaldı ki milli takım daha 12 Dev Adam olarak anılıp reklamlarda da gözükmüyordu. Eğer sözkonusu kişi ben olmasaydım bunu ergen bir genç kızın, eline basketbol topunu her alana duyduğu "default" ilgiyle açıklamak mümkün olabilirdi. Ama ben daha o zamandan arızaydım; ilgi alanıma hep kendi halinde ve sessiz tipler girerdi. Eline basketbol topunu alıp kendine baktıran ve bundan mutlu olanlarsa çoğunlukla iyi arkadaşım olurdu ve onlarla haftanın maçlarını değerlendirirdik :)

Bu basketbol ilgisi bende bir sezon sürdü. Ertesi yılki ligde ilk biriki maçı izledikten sonra aynı keyfi almadığımı farkedip kendiliğinden bıraktım. Basketbol benim için en son Efes Pilsen'de Petar Naumoski ve Ufuk Sarıca'nın olduğu, Hidayet Türkoğlu'nun genç ve umut vaadeden yetenek olarak tanındığı, Mirko Milicevic'in kendi potasının altından attığı topla basket yaptığı bir dönemde kaldı. O zamanlar güzel başlayan bu ilginin neden böyle anlamsızca bitiverdiğine anlam verememekle beraber pek de sorgulamamıştım. Yıllar sonra bu sefer bu ilginin nerden çıktığını da aslında pek sorgulayacağım yoktu, güzel güzel maç seyredecektim. Ama bu sefer yanımda, neden boyları en aşağı 1.95 metre olan atletik erkekleri mütemadiyen aynı karede gösteren maçları izlemek istediğimi içtenlikle (!) merak eden biri vardı. Ne ilginçtir ki tam da yıllar önceki ilgi alanıma girenlerle aynı tanıma uyan biri :) Şaka maka derken ben de merak ettim ne oldu da böyle oldu, o zaman ne olmuştu diye. İçinde durduğum resimden biraz uzaklaşınca gördüm ki aslında cevap çok barizmiş: Etrafımda kendimi soyutlamak istediğim şeylerin olduğu dönemlerde kendimi saracak birşey aramışım, orda da fileden geçen bir top duruyormuş. Bundan sonra ne zaman canım sıkkınken bir basketbol maçına denk gelsem, devamında gelen sürede de birkaç maç izleyeceğim garanti yani, öncesinde başka birşeyle uğraşmaya başlamadığım sürece de yerini kaptırması zor. Bir nevi Pavlov deneyi yani. Bu zamana kadar öyle dönemlerde neden basketbol maçlarına tekrar sarmadığım da bu denk gelme olayıyla birebir ilgili, o günlerde baktığım yerde pota yokmuş.


Uzun lafın kısası:
- 12 Dev Adam pek mutlu etti, hepsine helal olsun.
- Lig maçları yayınlanmaya başladığında seyredeceğim garanti, EuroBasket 2011 başlamadan maçları seyretmeyi bırakıp bırakmayacağımsa meçhul :)

not: Fotolardan biri FIBA resmi sitesinden alınmış olup diğerleri orda olan anonim seyircinin emeğidir.